Obezite ve İnfertilite | Bahçeci Sağlık Grubu - 444 39 49

Obezite ve İnfertilite

Şişmanlık ya da obeziteyi Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ‘sağlığı bozacak ölçüde yağ dokularında anormal ya da aşırı miktarda yağ birikmesi ‘olarak tanımlamaktadır. Eski kuşaklar  “bir dirhem et, bin ayıp örter!”  derken, günümüzde obezitenin; 

  • Kardiyovasküler hastalıklar (düşük HDL, hipertrigliseridemi, küçük yoğun LDL artışı fibrinolitik anomaliler, aterotromboskleroz); varisler, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, inme,
  • Şeker hastalığı (tip 2 diyabet),
  • Rahim, meme, prostat ve kalın bağırsak kanserleri,
  • Osteoartrit (romatizma),
  • Uyku-apne sendromu (uykuda solunumun durması ve oksijen yetmezliği),
  • Doğum zorlukları,
  • Polikistik over sendromu (yumurtalık kistleri),
  • Gastrointestinal sistem bozuklukları (reflü özefajit, hiatal herni, safra taşı, hepatosteatoz (karaciğer yağlanması) ve steatohepatiti)
  • Depresyon gibi hastalıklar için çok önemli risk faktörü olduğu kesin olarak gösterilmiştir.

Obezitenin tanınmasında ve belirlenmesinde pek çok yöntem olmasına rağmen, tanı koymak için basit bir gözlem genellikle yeterlidir. Artık obezitenin tipini belirlemek için vücut kitle indeksi (VKİ) ve bel çevresi ölçümü yapmaktayız.

VKİ kilogram cinsinden vücut ağırlığının, metre cinsinden boyun karesine bölünmesiyle [(Vücut ağırlığı/boy 2] kolayca hesaplanabilir ve birimi kg/m2 dir. VKİ’nin 18.5 kg/m2’den küçük olması zayıflık, 18.5-25 kg/m2 olması normal kabul edilmektedir.

25-30 kg/m2  kilo fazlalığı, toplu, gürbüz  ya da preobez olarak kabul edilir. Otuz  kg/m2 ‘den büyük VKİ ise obeziteyi gösterir. Obezite evre I (VKİ 30-40), evre II (VKİ 40-50) ve evre III  (VKİ>50) olarak alt sınıflara ayrılabilir.

VKİ’nin önemli bir eksikliği vücut yağ dağılımı hakkında bilgi vermemesidir. Çünkü yalnızca yağ dokusunun artışı değil, aynı zamanda bu artan yağ dokusunun nerede biriktiği de önemlidir. Çünkü deri altında ve özellikle kalça bölgesinde biriken yağ dokusu (armut tipi obezite, kadın tipi şişmanlık), obezite ile ilişkili hastalıklarla çok sıkı ilişki göstermezken, yağ dokusunun göbek bölgesinde birikmesi olan elma biçimli obezite ya da diğer adıyla erkek tipi şişmanlık hastalıklar açısından daha fazla risk oluşturmaktadır. Bel çevresinin erkeklerde 102, kadınlarda 88 santimetrenin üzerinde olması (Uluslararası Diyabet Federasyonu-IDF-2005’de bu rakamları 94 ve 80 cm’ye çekmiştir) kardiyovasküler hastalık ve şeker hastalığı riski ile ilişkilidir.

Yani, şeker hastalığı (Tip 2 diyabet) için, ailede şeker hastalarının bulunması ve kilo fazlalığı riski arttırmaktadır. Özellikle yeniden vurgulamak gerekirse, kilo kadar önemli bir başka faktör de, yağın vücutta daha çok nerede toplandığıdır.

Şişmanlık ve Doğurganlık İlişkisi

Fazla kilolu veya obez olmak kadınlarda doğurganlığı azaltabilir. Hamilelik gerçekleştikten sonra da fazla kilo gebelik sırasında riskleri artırabilir.Kilo verilmesi hem doğurganlığı hem de sağlıklı bir gebeliğe ulaşma şansını artırır.

Şişmanlığın doğurganlığa negatif etkileri şöyle özetlenebilir:

  • Adet düzensizliği
  • İnfertilite (kısırlık) ihtimalinin artışı
  • İnfertilite   ile ilgili cerrahi girişimlerin artışı
  • Düşük riskinin artışı
  • Yüksek tansiyon riskinin artışı
  • Gebelik sırasında şeker hastalığı riskinin artışı
  • Gebelik sırasında idrar yolu enfeksiyonu riskinin artışı
  • Sezaryenle doğum riskinin artışı
  • Prematür bebek doğurma riskinin ve bebek ölüm riskinin artışı,
  • Bebeklerde omurilik ile ilgili gelişim bozuklukları (sıklıkla nöral tüp defektleri örnek; spina bifida) riski artar,
  • Fazla kilolu bebek doğurma riskinin artışı ki düşük kan şekeri görülebilir. Bu da beyin hasarı ve epilepsi
  • nöbetleriyle ilişkili olabilir.
  • Doğum süresinin artışı, doğum sonrası kanama miktarının artışı,
  • Doğum sonrasında ciltte dikiş yerlerinde rahim ağzında yara enfeksiyonu, rahim zarında iltihap ve idrar yollarında enfeksiyon riskinin artışı

Kilo Vermenin Doğurganlığa Faydaları:

  • Yüzde 5-10’luk kilo kaybı bile dramatik bir şekilde yumurtlama ve gebelik şansını artırmaktadır.
  • Gebelik sırasında şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve kalp hastalığı ile karşılaşma oranı düşer.
  • Kendine güven duygusunu geliştirir.

Nasıl Kilo Verilmeli?

Obez kişilerin çoğu hızlı ve kolayca zayıflamayı isterler. Gerçekte ise bu o kadar kolay değildir ve başarılamadığından dolayı hastalar arasında motivasyon eksikliğine bağlı tedaviyi bırakma oranı veya nüks sıktır. Bu yüzden daha tedavi başlangıcında gerçekçi hedefler belirlenmelidir (6 ayda maksimum %10-15 kilo kaybı gibi). Yani ayda 4-6 kilonun üzerinde bir hedef koymak hem çok zorlayıcı olabilir hem de sağlıklı bir yaklaşım değildir.

Kaldı ki, vücut ağırlığında %10 kadar bir azalma bile risk faktörlerinin  belirgin olarak azalmasını sağlar. Örneğin yağ dokusundaki 1 kg’lık azalma sistolik kan basıncında 2 mmHg, diyastolik kan basıncında ise 1 mmHg kadarlık bir düşme sağlar ki, bu sonuç, etkili bir tansiyon düşürücü ilacın sağladığı kadar düşme anlamına gelir.

Kilo vermek kadar verilen kilonun idamesinin sağlanması da tedavinin çok önemlidir, çünkü kilo veren kişilerin %95’inden fazlası yeniden kilo almaktadır. Kilonun korunması,  uzun süreli alışkanlık-davranış değişikliği, dengeli ve sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin artırılmasına bağlıdır. Bu amaca yönelik olarak tedavide ana nokta enerji alımının azaltılması ve enerji harcanmasının artırılmasıdır.

Kilo Vermeye Destek Tedaviler Nelerdir?
Aslında yemek yemek, en temel içgüdümüzdür. Beynimizdeki ‘Doyum merkezi’ yani  nucleus accumbens, temel dürtülerimizin tatmini sonrası bize keyif-tatmin-doyum  hissini veren merkezdir. Bu merkez, besini görmek, onu elde etmek için hareket planı ve strateji belirlemek; sonrasında besini ağza alıp çiğnemek ile aktive olur. Bu aşamada normalde, doyum merkezi uyarılır ve tatmin hissi oluşur; yani yemek yemekten alınan keyifle beraber “tatmin olma hissi” de vardır. Böylece hayatta kalmak için gereken enerji de sağlanmıştır..

Ancak modern hayatın getirdiği stresler, vücutta ‘kortizol’ün gereğinden fazla ve /veya gereksiz salgılanması sonucunda, kortizol’e bağlı ‘açlık hissi’ oluşturur. Doğal yaşamımızın bir parçası ve gereği olarak, bir aktivasyon sırasında salgılanan kortizol, şeker metabolizmasını kısa süreli olumlu etkilerken stresin artması ile artık, aşırı bir şeker isteğine sebep olur. Bu aşamada gereksiz yere uyarılan doyum merkezimiz, ‘tatmin hissi’ni algılamamıza yardımcı olamaz. Yani kişide doyma hissi-tatmin-haz alma- kavramı, bu noktada artık oluşamamaktadır.

Dengeli ve kişiye özel bir diyet programı ve fiziksel egzersiz kadar kritik bir katkı da ‘tamamlayıcı tıp’ yaklaşımları ile sağlanmaktadır. Strese ve ‘doyum merkezi’ne yönelik akupunktur, nöral terapi,  EFT ve NLP gibi yaklaşımlar hormonal dengeyi düzelttiği gibi  ‘aşırı yeme isteği ve doymama’ hissinin de önüne geçilmesini sağlar. Farkındalığı artan kişide, bilinçaltı seviyesindeki etkileriyle uyguladığımız farklı ‘tamamlayıcı tıp’ yaklaşımları, hem stresi azaltır hem de açlık-tokluk metabolizmasını dengeler.

Son yıllarda akupunkturun, yağ hücrelerinden ‘leptin’ salgısını uyardığı gösterilmiştir.  Akupunkturun, ‘vagus’ siniri aracılığı ile de mide ve barsaklardan ‘doydum’ mesajını, Nucleus Tractus Solitarius denilen ‘beyin sapı tokluk merkezine ulaştırdığını biliyoruz.  Aynı zamanda akupunktur, açlık hissi oluşturan ve besin alımını artıran NPY molekülünü de inhibe etmektedir. NPY beynin pek çok bölgesinde bulunur. Birçok obezitede beynin çeşitli bölgelerinde NPY’nin arttığı gösterilmiştir.

Ayrıca, Melatonin salgısını artırdığı bilimsel olarak da gösterilen Akupunktur,  özellikle otonom sinir sistemini regüle edici ve stres-kaygı-anksiyeteyi  azaltıcı etkileriyle sağlıklı bir kilo verme programına uyumu da artırmaktadır.

Böylece, modern hayatın getirdiği günlük stresi azaltırken, tamamlayıcı tıp yaklaşımları ve akupunktur etkisiyle   ‘nucleus accumbens=doyma merkezi’nin yeterli ve dengeli uyarılması ile kişi, diyet programına uyum sağlayarak kolayca ‘TATMİN olmakta ve DOYMAKTADIR’. Aynı zamanda, sağlıklı-dengeli beslenmeye geçişte yaşanabilecek ‘yoksunluk ve tatminsizlik’ sendromlarından da korunmaktadır.

Diyet diye özetlenen, beslenme içeriği de metabolizmamız ve vücut sağlığımız açısından çok önemlidir. Özellikle mevsim meyve ve sebzelerinin, vitamin tabletlerinden çok daha değerli ve bizim vücudumuza uygun olduğunu hatırlatmak isterim.

Son söz ‘kakao’nun olsun Son bilimsel yayınlar, çikolatanın içerdiği kakaonun içindeki ‘proantosiyanidin’ molekülünün ‘kanser gelişimini’ önlediğini göstermektedir. Kakaonun içerdiği ‘polifenollerin’ emilimi sonucu, kanser hücrelerinin kendilerine yeni besleyici damar oluşturmak için gereken EGFR (epidermal büyüme faktörü reseptörü) düzeylerinde ani düşüşler olduğu tespit edilmiştir.

EGFR’nin, doğal bağışıklık sistemi, DNA sentezi ve hücre gelişimi – hücrelerin yayılması üzerindeki etkileri hala araştırılırken, EGFR’yi keşfeden Stanley Cohen ve Rita Levi-Montalcini, 1986’da Fizyoloji dalında Nobel ödülü kazandılar.

Aynı zamanda %70 kakao içeren siyah çikolatanın, içindeki flavenoidler sayesinde kan pıhtılaşma elemanları olan trombositlerin bir araya gelmesini engellediği ve yumurtalıklarda kan akışını düzenlediği gösterilmiştir. Günlük 40 gram siyah çikolata yiyerek belki stresimizi biraz daha azaltabiliriz. Ne dersiniz infertilite için keyifli bir tedavi önerisi değil mi?

Etiketler : , ,



Yandex.Metrica